Saçakaltı

İnceldiği yerden dökülen sözcüklerin sığınacak bir saçak altları var şimdi…

BAŞLA ARTIK YAŞAMAYA

Aralık20

Cümlenin öznesi insan olacaksa eğer en çok yarım bırakan nesne ayrılık oluyor sanki. Kalp kırıklıkları, gözyaşı, yalnızlık ve ‘artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak’ duygusu da belirtisi olsa gerek bu nesnenin. Doğum ile ölüm arasında, kısa ya da uzun (ne fark eder) bir yolu adımlarken her düş kırıklığı, bir soğuk yel daha bırakıyor ömrün arka sokaklarında.

Bir kadın ve bir erkek… Bana göre öyle bir denklem ki; artı ve eksi sonsuza uzanan değerler kümesinin hem kendisi hem de tümleyeni. Çözümsüz ve de her değer ayrı bir çözümle kimlik buluyor insan doğasında. Aşkı bulan bir adem oğlu, onu kaybedene kadar yaşamaktan öteye gidemiyor. Teknoloji ne kadar ilerlemiş olursa olsun, aşkın başlangıcı, bitimi ve ardında bıraktığı kaosa dair hiçbir şey yapamıyor.

Uzaklaşıyoruz birbirimizden, kendimizden….  Var oluşumuzun bir nedeni olmalı. Öyle ki artık hiçbir nefes tutunamaz olmuş yüreğimizde. Sıcak ağustos akşamlarında bile yüreğimizin buz tutmasına engel olamıyoruz. Aşkı bulmak istiyoruz ama hiç birimiz evrenin melodilerine kulak kabartmıyoruz. Her şey o kadar zor ve karmaşık görünüyor ki… Bomboş bir dünyanın içinde, iki oda bir salon yalnızlıklarımıza kilit vurup kendimizin dışındaki her şeye karşı tepkisizleşiyoruz. Hepimizin beklediği bir şeyler ya da birileri var. Beklerken unutuluyor bugünün adı. Ya geçmişe gömülüyoruz ya da geleceğin düşlerinde gündüz bile rüyadayız.

Nedir aslında ellerimizin arasında duran o mucize?

Her duygunun ayrı bir renge büründüğü o cümbüşün resmi hangimizin aklında?

Heyyy yabancı….

Tanıyorum seni……

Sen de aşkı arıyorsun biliyorum. Her kaybedişte eksilerek, tükenerek ama asla vazgeçmeden arıyorsun. Yürek denklemlerimiz eş aslında. Yabancı değilsin sen bana…. Gözlerinden tanıdım seni; yitik, esrik, samimi gözlerinden tanıdım. Eski fotoğraflardaki solgun bakışlı insanlara benziyor yüzün. Eskiyoruz, eksiliyoruz… sanki siyah beyaz bir fotoğraf karesinde arıyoruz aşkı. Gülümseme bana yabancı. Ben tanıyorum bu gülümsemeyi, bu ‘aman sen de’ ciliği tanıyorum. Anlatmak isteyip de asla dillendiremediğin o acıyı biliyorum ben. Bir kimliksizlik armağan edeyim sana. Kalabalıklar içinde herhangi biri olmanın verdiği rahatlıkla yaşa acını, daha adını bile koyamadığın acıyı….

Sokağa çıkarsın bir gün, her zamanki gibi. Birden yanı başında beliriverir yıllardır görmezden geldiğin ruh. Yüzüne vurur ondan esirgediklerini. Bakmışsın ki küçülmüşsün, minnacık kalmışsın. Sesin taşınmış senden, senin haberin bile yok. Buruşmuş yüzün, acıyı hep içinde biriktirdiğin yüzün, yıllardır hiç güneşe çıkarmadığın yüzün, çocuk kalmış yüzün….. Şaşırma yabancı. Sen kapatmıştın gözlerini hatırlıyor musun? Sanki sen gözlerini sıkı sıkı yumunca kimse seni ve kanayan yanlarını görmeyecekti. Yanıldın….. Bak işte, başka bir sen, belki yıllar sonra gelip seni buldu… saklanamazsın kendinden, kendin gibi olan binlerce yüzden… Biz; kalabalıklar içinde birbirine benzer binlerce yabancıdan sadece ikisiyiz. Bilmiyorsun değil mi, bu kentte kaç kırık kalbin geceleri sessizce ağladığını?

………………………

gece dilsizleştiğinde

içimdeki sesler sağır ediyor beni

gün!!!!!

doldur içimi;

boş vermişliğinle, kimsesizliğinle, kimliksizliğinle doldur

kaybolup gideyim

şu koca şehrin

yapayalnız kalabalıklarında…

…………………………..

Eş adımlarımız var bizim, eş korkularımız…  Herkesin içinde olan ama asla söze dökemediği, o yarım yamalak yaşamsallıklar içinde kaybolup giden yanlarımız var. Saklı tuttuğumuz, kendimize bile söyleyemediğimiz gizlerimiz.. Eğer aşk ise konumuz; ben derim ki bu denklemi çözmek için öncelikle iki kişi gerekir. Yabancı, bul ruhunun eşini. Gözlerinde saklanabileceğin o düşü şimdiden kurmaya başla bence. Artık saklanmanın bir faydası yok. Gün ışığına çıktı içindeki gölgeler, kimliğine vurulmuş ‘hüzünlüdür’ damgasını kazımanın zamanı geldi. Duy artık evrenin senin için söylediği şarkıyı. Korkma elinden tutarım senin;

BAŞLA ARTIK YAŞAMAYA……………

KAYBEDİLEBİLİR TÜM ZAMANLARI TÜKETTİN……….

Yoruma kapalı.